The Guardian yazarlarının Halloween seçimlerinin ardından okurlar, korku türüne girmese de ürkütücü filmler hakkında yaşadıkları deneyimleri anlattı. Öne çıkan yapılar, izleyiciyi sadece tedirgin etmekle kalmayıp uzun süre hafızalarında kalıyor.

Never Let Me Go'nun alternatif gerçeklik dramı niteliğine rağmen merkezî fikri ürkütücü bulundu. Karakterlerin kaderlerini kabul etmesi, hâlâ zihinlerini meşgul ediyor. The Tribe ise işaret diliyle, altyazısız anlatılan Ukrayna yapımı olarak okuru sinir kıran ve sarsıcı biçimde etkiledi.

United 93, saldırganları komik figürler hâlinde sunmaması ve olayın öncesindeki sıradan süreç nedeniyle rahatsız edici bulundu. Okurlar, filmin bilinen sonucuyla bu gerilimin izlenebilirliğini zorlaştırdığını belirtti.

Watership Down, çocukluğu sarsan görüntülerle akılda kalıcı oldu. 1978'de Birkenhead Odeon'da izlenen filmde tıkanmış ve gazlanmış tünlerdeki tavşanlar, Woundwood ve gece korkuları anlatıldı. Okurlar, sahnelerin yıllar sonra bile tedirginlik yarattığını vurgeledi.

Lilya 4-Ever, genç kızın kandırılıp cinsel ticarete sürüklenmesi nedeniyle dehşetle karşılandı. Avustralya yapımı olan başka filmde genç öğretmenin tatil dönüşünde iç kesimde mahsur kalması, kasabanın karanlık yüzünü açığa çıkardı; finali son derece kasıtsız bulundu.

The Truman Show'da hayatın tamamen gözetlenmesi, dostlukların, ailenin ve işin aldatıcı oluşu dehşet yarattı. GoodFellas, 18 yaşında ilk Scorsese filmi olarak izlendiğinde korkutucu bulundu. Blue Velvet'te Dennis Hopper'ın Frank Booth rolü, sinema tarihinin en korkutucu kötülerinden biri olarak öne çıktı.

Kaynak: The Guardian International